Hayat güzeldir, filmini eminim çoğumuz hatırlarız.
Günlerce gösterimde kalmış ve birçok TV kanalında da gösterilmişti.
Yıllar da geçse o filmin üzerimizde bıraktığı etkiden kurtulmuş değilim.
Savaş yıllarında faşistlerce toplama kampına tıkılan bir İtalyan ailenin öyküsü anlatılıyordu o filmde.
Sonu ölümle neticelenecek bir esaret ortamında baba oğluna bunu hissettirmemeye çalışıyor ve her şeyin bir oyun olduğunu söyleyerek puanlar toplamasını, topladığı puanlar sonunda da ödül kazanacağını anlatıyordu.
Bu şekilde faşist subayların hunharca yaptığı zulümleri gören çocuk bunu oyunun bir parçası olarak algılıyor ve olaylardan etkilenmiyordu,
Baba ölüme giderken, bir oyun içinde yüklendiği rolün etkisiyle hayatın güzelliklerine ulaşabilen oğul da hayatta kalıyordu.
Trajedi, sevgi, savaş ve bedel.
Tiyatrodan sahneye uyarlanan bu film hayatın gerçeklerini yansıtırken, tüm Dünya’ya da Savaşların acımasızlığı ve toplumların nasıl yok edildiğine dair anlamlı ve derin mesajlar iletiyorlardı.
“Hayat Güzeldir.”
Shakspeare, "tiyatro bir toplumun aynasıdır" diyerek toplumun kendisiyle yüzleşmesini tiyatroda sağlamış, bununla da yetinmemiş, ölünceye dek toplumsal mesajlar veren oyunlar yazarak insanlığa hizmet etmeye çalışmıştır.
Egemen güçlerin toplumlar üzerindeki amansız baskıları sonucu oluşan acıları en yalın ve abartısız bir şekilde anlatırken gerçekçi ve abartıdan uzak bir ifadeyle toplumları uyandırmaya çalışıyor ve “Hayat Güzeldir” mesajıyla gerektiğinde başkaldıran, direnen insanların bu güzelliği bulabileceğini söylüyordu.
O zamandan bugüne çok şey değişmesine rağmen değişmeyen tek şey egemen güçlerin varlığı ve onların biçtiği rolleri görev sayanların gerçek hayatın güzelliklerini tatmadan sürüp geçirdikleri sığ yaşamlar.
Bir de; sunulan bu yaşamların sadece rolden ibaret olduğunu, gerçek hayatın ve güzelliğin başka değerlerle süslenmesi gerektiğini haykırmaya çalışan ve bunu sahnede görsel olarak sunmaya çabalayan ve bu uğurdu bedel ödeyen insanlar…
Amaç aynı mesajı verebilmekti; “ Hayat Güzeldir”.
Bize TV kanallarıyla sunulmaya çalışılan bu rengârenk dünyanın gerçek olmadığını bilsek de, asıl hayatın bu olduğuna inanmamızı isteyenlerin yukarıdan kıs kıs gülerek bize verdikleri rolleri onların istedikleri gibi oynamamızı istediklerini hepimiz biliyoruz.
Kimisi bu rolün büyüsüne kapılıp gerçek dünyadan uzak, sanal bir dünyanın efsunlu girdabında bir ömrü tüketip ardında iz bırakmadan kaybolup gidiyor.
Kimi ise gerçek yaşamın acımasızlığı ve hoyratlığı karşısında kendi yaşamsal güzelliğini arayarak ona direnmekte ve oyun guruplarına ayrılan insanlara da model olmaya çalışmaktadır.
İşte hayatın gerçekliği ve direngenliği de bu şablonla ayrılıyor.
Çünkü ustalık acıları oyuna dönüştürüp geçekleri dışarıya yansıtabilmekten geçmektedir ve bu da cesur insanların işidir.
Sorunları perdelemek yerin sahnede özgürce sergileyen kendisiyle cesaretle yüzleşebilen ve eleştiriyi düşmanlık saymaktan vazgeçen bir toplum yaratarak, hayatın güzel olduğu ve yaşamın yaşamsal değerler üzerinde yükselebildiğinde anlamlı olacağını anlatabilen cesur insanların yeridir sahne.
Her oyun hayatın içinde ayrı bir yolculuktur.
Işıklar söner ve siz kendinizi oturduğunuz koltuklarda yepyeni bir hayatın, yepyeni bir zaman diliminde başka bir dünyanın içerisinde buluverirsiniz.
Alkışlar, perdeler, giysiler, dekorlar, makyaj hepsi bu oyunun birer parçasıdırlar...
Ve her birimiz o aynaya baktığımızda kendimizi, kendimizden bir parçayı görürüz o sahnede.
Yüzyıllardır dünyanın dört bir kösesinde yapılmak istenen de budur.
Seyirciyi kendisiyle yüzleştirip gerçeğin ışığında aydınlanmasını sağlamak…
Ülkemizde tiyatronun sadece büyük illerde sıkışıp kalması ve üstelik stand-up denilen pop kültürüyle yozlaşması ne acıdır.
Hele devlet elinin yeterli seviyede ulaşamadığı gibi yerel yönetimlerinde gerekli desteği vermediğini düşündüğümüzde, üzülmemek mümkün mü?..
Peki, kitap bulmakta zorluk çeken, tiyatroyu, sinemayı bilmeyen, okul yüzü görmek için kilometrelerce yol yürüyen, çocukluğunu yaşamayan, büyüklüğünü bilmeden yetişen onlarca nesle karşı bu biraz haksızlık olmuyor mu?
Kim bunlara “Hayat Güzeldir” diyebilecek ve gerçeklerle yüzleştirebilecek?
Ama inanın umutsuz değilim.
Küçük de olsalar, yanıp yanıp sönen yüzlerce parlayan ışık görüyorum ben gökyüzündeki yıldızlar misali…
Ülkemin dört bir yanında ve Gebze’de…
Tıpkı Tiyatro ARMADA gibi…
Bu savaşta “bizler de varız” ve “biz de buradayız” demekteler.
* * *
Hayatın ona ördüğü tuzaklardan bir bir sıyrılıp ve yine o tuzakları içinde barındıran hayatın güzelliğini yeniden yakalamak için ona sevgiyle tutunmaya çalışan çok değerli arkadaşım Arzu Kırcalı ATMACA’nın daveti üzerine sahnelemeye çalıştıkları DULLAR adlı oyunun provasına gittim.
Akşamın alacakaranlığında ve çiseleyen kar taneciklerinin hedefinden kurtulmaya çalışırcasına kendimi kapıdan içeriye attığımda, dışarıda bir tabela olup olmadığını bile fark edemedim.
İçeri girdiğimde mekanın küçüklüğü karşısında şaşırmakla birlikte, insanların azimkar tutumu ve özverili çalışmaları karşısında o mekanın nasıl da yüceltilip büyütüldüğüne imrenerek şahitlik ettim.
Yüreklerindeki coşkuyu açığa çıkarabilme cesareti gösterebilen insanları gözlemledim orada.
Etrafımızdaki karanlık insanların çokluğu karşısında suskun kalmak yerine, onlara inat etrafına ışık saçarak hayata sıkı sıkı tutunmak gerektiğini tüm Dünyaya haykıran cesur insanları…
Küçücük bir mekanda Sanki İngilizlerin o ünlü Westmınıster’inde, ya da koca bir stadyum da yüz binlerce insanın karşısında oynuyorlarmış gibi ciddiyetle çalışıyorlardı.
Yıllardır bir dava uğruna mücadele vermiş ve kendini ona adamış cesur insanların, siluetlerini gördüm o daracık sahnede.
Sürgünde, gözden ırak mücadele eder gibi…
Tıpkı sürgün yiyen Fransız aydınlanmacıları Vıctor Hugo, Voltaıre gibi…
Tıpkı, sürgün yiyen Türk aydınları Namık Kemal ve Nazım Hikmet gibi…
Onların sürgünde, cezaevlerinde ve zindanlarda aydınlanma mücadelesini verişlerini anımsattı bana.
Mutlak bir inanç etrafında toplanmış bir avuç cesur insanı…
Alman Yazar Kusz’un DULLAR adlı oyununu olduğu gibi değil de, Türk kültürüyle harmanlayarak sahnelemeye çalışan Yönetmen Cenk GÜR’ün küçücük bir dünyayı gülistana çevirip “Hayat Güzeldir” diye haykırmaya çalıştığını gözlemlerken, o mekanda gözlerine yansıyan şu mesajı okumak hiç de zor olmadı;
“Toprağa tohum atmadan çimlenmesini bekleyemezsin!..”
Bir avuç diyorum çünkü onca güzelliği sunuyor olmalarına rağmen Cenk Gür ile yaptığım küçücük sohbetten edindiğim bilgiler, onların bu çalışmaları yaparken çok az sayıda üye ile koca dünyaya nasıl meydan okuduklarına tanıklık ettim.
Onca zorluğa ve zahmete direndiklerini en canlı haliyle gördüm. O ortamı yaşayıp o havayı soludum.
Keşke fırsatım olabilseydi de, ben de bu ortamın içinde bulunabilseydim diye iç geçirdim. Tesellim ise Üniversite sınavlarına hazırlanan oğlumu en kısa zamanda buraya üye olmasını sağlamayı düşünmem oldu.
Gençler, öğrenciler, çalışanlar ve bilcümle tüm Gebzelilere seslenmek istiyorum.
Armada Tiyatro adını araştırın. Eminim benim hissettiklerimi sizde duyumsayacak ve o sahnede kendinizden bir parçanın temsil edilmesini arzulayacaksınız.
Günlük yaşamın sıkıcı rutini, çekilmez koca baskılar, tatsız hayat zorlukları geride kalmıştır artık.
Sıradanlığı kirli bir çamaşır gibi sepete atıp, yaşamı ve kendilerini yeniden keşfe çıkan 5 dul kadın.
Yaşamlarındaki kesişim ve ayrışım sınırı belirginleşmiş, eskiyle yeninin, korkuyla tutkunun, sadakatle ihanetin sınırında dolaşıp durmaktalar.
Cenk GÜR’ün sahnelediği DULLAR adlı bu oyunda Gebze’mizin değerli insanları Emine GÖZ, Emsal TÜRKASLAN, Serap Dağtaş ARIŞ, Fatma Bengü DOLGUN ve Arzu Kırcalı ATMACA rol almaktalar.
Reji’de Emrah ÇETİNKAYA ve Filiz SERDAROĞLU.
Erkekler dünyasının acımasız kıskacı peşlerini bırakmıyor görünse de, o dünyaya boyun eğmek yerine tüm değerleri tiye alıp eğlenmeyi yeğlerler.
Gözü kapalı dünyayla eğlenmek, erkeklerin tekelinden kurtulup karşı cinsin varlığını ve özgürlüğünü hissettirerek yaşamaya çalışan ünlü dullar.
Türk kültürünün yerli melodramları ve beylik hikayeleri bu senaryoya uyarlanarak biraz da kurgulamalarla değişikliğine uğratılmış, ortaya hepimiz tanıdık karakterler yaratılmıştır.
Bu oyunu izlemek için 20 gün beklemeniz gerekecek.
* * *
Kırık hayallerle ölüm karanlığına atlayan her düşünce ve her eylem, kayan bir yıldızdır gökyüzünde sizi sarmalayan.
Ve siz o kayan yıldızın ardında ne dilek tutarsanız tutun, belli bir süre sonra önünüze çıkan kapkara bir gece olacaktır.
O karanlık ise gerçeğin ta kendisidir.
Karalığı dağıtabilmenin tek yolu ise Güneş olmayı başarabilmekten geçer.
Tiyatro Armada’nın yaptığı da budur.
Güneşe ilk dokunan olabilmek adına ilk yanan olmayı seve seve kabullenip etrafına saçacakları ışığı çoğaltarak karanlıkları yok etmeye çalışmaktadırlar.
Yüzüme vuran bu ışığın önüne bir ayna tutup size yansıtmaya çalışarak ben de bu ulvi çalışmaya küçük de olsa bir katkı sunmaya çalıştım.
Sıra karanlıkla savaşmayı seven sizlerde…
Böylesi güzel ve aydınlık bir ortamda “Hayat güzeldir” diyebilmeyi özleyenlerde…