Anayasamızda, “özel hayatın gizliliği ve korunması”, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde ise “özel hayatın ve aile hayatının korunması” başlığı altında, bireylerin özel hayatı ve aile hayatı, konut dokunulmazlığı ve haberleşme hürriyeti korunarak güvence altına alınmıştır..
Yani senin, benim ve onların tamamının özel hayatı anayasal madde ile hem toplumsal hem de devlet garantisi altındadır..
Peki bugün öyle mi?
Olmadığı gibi tam tersine özel hayatlarımız hem kişiler, hem toplum ve hem de devlet tarafından didik didik ediliyor ve tabiri caiz ise yerlere pasa pas niyetine seriliyor.
İki kişi arasında kalması gereken özel sırlar dahi üç beş kuruşluk maddi veya siyasi rantlar karşılığında üçüncüye beşinciye ve hatta beş yüz bininciye peşkeş çekiliyor..
AKP'nin iktidara geldiğinin onuncu yılında ekonomik göstergeler ve kalkınmışlık seviyesine tam olarak not verebilecek bir iktisadi bilgi birikimine sahip değilim. Lakin insan hakları, düşünce özgürlüğü ve özel hayatın gizliliği gibi bir insan için "en elzem" olan sosyal konularda dibe vurduklarının yaşayan en canlı tanığıyım..
Eğer ömrüm vefa ederse torunlarıma bile anlatacağım, onlar da torunlarının torunlarına anlatsınlar; on yıllık AKP iktidarı boyunca hem AKP'nin, hem AKP'li yetkili siyasetçilerin, hem AKP'ye şirin görünme yarışına giren resmi ve sivil erkanın ve hem de "kim daha çok AKP'li" diye kendi aralarında bile rekabete giren sözümona aydın ve gazetecilerin, kişilerin özel hayatlarına, insan haklarına ve düşünce özgürlüklerine nasıl daldıklarını?
Gördüklerimi, bildiklerimi ve birebir yaşadıklarımı ben anlatmayacağım da kim anlatacak?
Kalemlerin kalaşnikof, kitapların bomba ve makalelerin idam fermanı niyetine kabul gördüğü günleri tarih yazmayacak mı?
Peki ne oldu da başta gerek siyaset ve gerekse de devlet olmak üzere bu toplum bu kadar daldı özel hayata?
Ne olduğu belli?
İnsanlar fikir üretemeyince, sahip olduğu fikrin de karşısındaki fikirler karşısında kaybedecğine ve hatta eriyip gideceğine kani olunca, "ben kaybedeceğime o kaybetsin" mantığıyla hemen dalıveriyorlar, karşısında gördüğü düşünce sahibinin özel hayatına ve de amansızca vuruyorlar hem bel üstünden kafasına kafasına hem de bel altından hayasına mayasına..
Yani düşünce üretiminin bittiği yerde dedikodu üretimi başlıyor..
Ne diyordu ünlü düşünür?
"küçük insanlar insanları, normal insanlar olayları ve büyük insanlar ise fikirleri konuşur"
Peki bugün herkes neyi konuşuyor?
Ötekini berikini konuşuyor!..
Ötekinin berikinin nesini konuşuyor?
Şuyunu buyunu konuşuyor!..
Sana ne kardeşim...onun bunun şuyundan buyundan sana ne?
Adama ya da adam olmayana ve hatta hanıma ya da hanım olmayana demezler mi "sen önce kendi şuyuna buyuna bak" diye..
Demesinler ama demesin, hiç kimse kimseye "sen önce kendi şuyuna buyuna bak" demesin..
Demesin çünkü bunun dibi yok...bu dipsiz kuyu...buraya dalan bir daha çıkamaz!..
Artık kendi kulaklarıma ve gözlerime inanamıyorum ya?
Falan rakı içiyormuş!
Bana ne?
Rakı içen siyaset yapmamalıymış!
Sana ne?
Onun aile ilişkileri bozukmuş!
Bize ne?
Ne oluyoruz ya?
Töbe....töbe...töbe...
Bakın yazmadı demeyin. Bu iş tıpkı Milli Piyango gibidir. Sakın "bana çıkmaz" demeyin. Ne zaman kime çıkacağı belli olmaz. Tabi ki size de çıkabilir..Ve son olarak da "çalma kapıyı, çalarlar kapını" dedikten sonra "ne ekersen onu biçersin" diyen Atalarıma selam gönderiyorum..