Sabahın alacakaranlığında evlerine polis baskını yapılarak önce Emniyet müdürlüğü ve dört gün sonrasında da İstanbul Beşiktaş adliyesine götürülerek Ergenekon savcılarının huzuruna çıkarılanlardan "tutuklama talebi" ile mahkemeye sevk edilenlerden geri gelenler olmadığını bildiğim gibi dün de çağrı yolu davet edilen eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ'un geri gelmeyeceğini de biliyordum..
Nereden mi biliyordum?
Doğan ay doğuşundan belli oluyordu da ondan..
Ve belli olan oldu ve de İlker Başbuğ 'İnternet Andıcı' davasında tutuklandı ve 'darbe' davaları kapsamında şu ana dek cezaevine gönderilen en yüksek rütbeli isim oldu.
Dün gece boyunca tutuklanma kararının ardından yaşananları ve konuşulanları anbean izledim televizyonların canlı yayınından. Ve dahası 3G teknolojisi sayesinde Beşiktaş'tan Silivri'ye olan yolculuğu da CNN-TÜRK'den takip edebilme imkanım oldu..
Tutuklama kararından itibaren bir çok önemli ve etkili gazeteci ve hukukçu televizyon yayınlarına katılarak görüşlerini beyan ettiler..
Altan Öymen, Enver Aysever, Saygı Öztürk, Fikret Bila ve Can Ataklı gibi olayı vahim olarak değerlendirenler olduğu gibi Taha Akyol ve Nazlı Ilıcak gibi "çete ve örgüt kurma suçu"nu ağır bularak itidal ve akl-ı selimi ortaya çıkarma çabası içinde olmaya çalışanların yanısıra Rasim Ozan Kütahyalı ve karısı Nagihan Alçı ile Mahmut Övür gibi bu tutuklama kararını "demokrasinin zaferi" ilan ederek bayram sevinci yaşayanlar da vardı..
CNN-TÜRK, NTV, HABERTÜRK, SKY-TÜRK gibi olayı habercilik boyutu ile değerlendirmeye çalışan televizyon kanalları olduğu gibi sanki bu tutuklama kararını önceden biliyormuşçasına gündüz saatlerinde veya çok daha önceden hazırladıkları "İlker Başbuğ'u peşinen çeteci ve darbeci" ilan eden bantları yayına sokan hükümet ve cemaat yandaşı televizyon kanalları da vardı..
Tüm bu söylenenleri ve yaşananları Türkiye'nin yaşadığı sürecin ve gelinen noktanın tezahürü olarak değerlendirmek de mümkün tabi ki. Lakin çocuk yaşlarda girdiği askeri okullardan itibaren bu ülkeye 50 hizmet yılını vermiş ve de dağlarda sınırlarda komutanlıklar yaparak terör ve teröristlerle mücadele etmiş bir General'in, üstelik "peygamber ordusu" diye bağrımıza bastığımız Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst derecedeki komutanı olma şerefine nail olmuş bir kişinin tam da istirahat ve huzura ihtiyacı olduğu bir yaşlılık döneminde ve üstelik teöristbaşı kanlı katil Abdullah Öcalan'ın mahkum olduğu ceza maddesi olan "çete ve terör örgütü yöneticiliği" suçlaması ile adeta yangından mal kaçırırcasına böyle apar topar bir şekilde Silivri'ye hapsedilmesi içimi burktu!..
Hele hele İlker Başbuğu'un kendisini Silivri'ye götürecek olan polis aracına binmeden önce etrafını saran gazetecilere "Türkiye Cumhuriyetinin 26. Genelkurmay Başkanı terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlandı. Takdir yüce Türk milletinindir" demesi, bu milletin bir ferdi olarak fena oturdu yüreğime ve de vicdanıma..
Daha mı?
Daha fazla yazmak istemiyorum..
Niçin mi?
Türkiye Cumhuriyeti'nin 100 yılına ve AKP'nin deyimi ile ileri demokrasi düzenine hızla koştuğumuz için!..