Hele bulutların ötesine seslenebilmek ve ona sesini duyurabilmek için gücünü sonuna kadar zorlayıp bir yandan da gözyaşlarına engel olmaya çalışırken bunu yapmak.
Hem de ayrılığın komasından henüz kurtulamamışken, ona sarılmaya daha doyamamışken.
Yani, O’na hep yakın durma arzusuyla yanıp tutuştuğu bir anda, ansızın en uzak düşmenin kahreden sızısından sıyrılamamışken.
Ne zormuş; bir hayatı bir kaderi paylaştığın birisinden “şimdiki zamanlı” cümleyi bir daha kuramayacak olmanın kahreden öfkesiyle, “geçmiş zamanlı” cümlelere mahkum edilmek.
Ne zormuş; zemheri mevsiminde ilkbaharı yaratarak göçüp giden o şefkat ve sevgi timsali annenin ardından beyhude ağıtlar yakarak hicranlı özlem satırları yaratabilmek…
Ne zormuş!
Gözpınarlarından oluk oluk akmaya çalışan gözyaşlarına hakim olmaya çalışırken, bir yandan da kalbini avuçlarında sıkıştırıp, insanın yüreğini dağlarcasına kendini avutmaya çalışması ne zormuş.
* * *
Ah anacığım,
Hayattan asla çok şey istemedin.
Elindekilere şükredip, varlıklarını da tıpkı bereketli Anadolu’m gibi etrafına serpiştirip mutlu insanlar yarattın ve yetinip mutlu oldun.
Melek gibi yaşadın, melek gibi uçuverdin gökyüzüne.
Sanki son günlerini yaşadığını hisseder gibiydin.
“Allah bana evlat acısı vermesin ve çocuklarımın omzunda mezara gömülmeyi nasip eylesin!” dedin ve bu dileklerini gerçekleştirerek göçüp gittin yıldızlar ülkesine.
“Kurban olurum sana” sözcükleriyle sevgi kapısını sürekli açık tutan ve her daim gülümseyen o yüzün solmuştu o gün.
Son anında kollarımın arasında hayata döndürme mücadelesi verdiğim andaki veda eden ama mutlu olarak gökyüzüne uçmaya çalışan, gül yanaklı çocuğa benzeyen o yüzün gözümün önünden hiç gitmiyor.
Öylece uçup gittin kollarımın arasından ve kalmak için hiç çaba göstermedin.
Belli ki mutluydun.
Belli ki huzurlu ayrılıyordun fani alemden bulutlar ötesine doğru göç ederken.
Ama ne yalan söyleyeyim alışamadım halen yokluğuna.
Bir çiçek gibi gülümseyen yüzün, tahta bir kutunun içinde binlerce kişinin omuzlarında defnedildiği yerde sessizce uyuduğuna inanamıyor insan.
Resimlere bakıp geçmişi yâd ederken, resimle gerçek arasındaki kahreden uyumsuzluğa isyan ediyor insan.
Yaşamın böylesi ayrılıklarda doyasıya bir vedalaşmayı bile çok gören hoyratlığı karşısında biçareliğimize ve yaşamdaki zavallılığımıza şaşırmıyor tevekkül getiriyorum.
Lakin böylesi bir yazgı karşısındaki çaresizliğimizle bir kez daha yüzleşiyor, yeniden gözyaşı döküyorum.
* * *
Uzun metrajlı bir film gibiydi yaşamı.
Şırnak’ta aşiret ağasının hiç Türkçe bilmeyen bir kızı olarak o topraklardan bir daha dönmemecesine ayrılırken, geride tüm ailesini bırakarak yeni bir yaşama kanat çırpmıştı.
Bu yüzden mahzun bir çift gözdü o benim için…
Yüreğinde bir hicran yarası, memleket sevdası hep vardı.
Güneydoğunun içimizdeki gerçek temsilcisiydi.
Cilo’nın zirvesi gibi engin, Fırat gibi bereketli, Dicle gibi yüreği zengindi. Mezopotamya’ydı.
Biz çocuklarını anne, baba ve kardeş özlemiyle bağrına basarak kendi iç acılarını unutmaya çalışıyordu.
Yine de yalnızlar rıhtımının kederli, garip yolcusuydu.
Nerde Kürtçe bir deyiş duysa, ağıt ve türkü olup kendini içine katık ederek göçüp gidiverirdi baba ocağına.
Zapsuyu’nun serinliğiyle içindeki ateşi söndürmeye çalışır, bir nebze de olsa içini ferahlatırdı.
Kasette hep o türkü vardı iç geçirerek dinlediği;
“Dilo em bımrın dilo heyran,
Le ve bahare mırın pır xeşe,
Dilo heyran la mülke bavu…”
(Yüreğim öleyim ben/Baharın ölmek ne güzel/Öleyim ama en güzel ölüm baba toprağında olandır)
Sevdiği tüm şeyleri ardında bıraktı. Özlemlerini de, sevdiklerini de, türkülerini de…
Biz ise ayrılığın acımasız zehrini ta içimizde hissederek yalnız kalıverdik.
2012 yi göremedi.
Ama tüm kardeşleri uzun yıllar sonra ilk kez bir yılbaşında baba ocağında bir araya getirdi.
O ise bir saksının içerisinde öbek öbek bir araya getirilmiş bir çiçek buketinin sulietinde aramızdaki yerini aldı.
Nasıl da zalim bir çark bu değil mi?
Günün birinde ebediyete göç edeceğini bile bile koca bir ömrünü çocuklarına feda ediyorsun.
İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor gerçek değerini anne sevgisin.
Her şeyle yeniden hesaplaşıyor, yaşamın muhasebesini yeniden teraziye koyuyorsun.
Unuttuğumuz isyanımız, terk ettiğimiz vicdanımız, hafife aldığımız sevdamızla yeniden yüzleşiyoruz.
İçimizde canlı duran tiyatro perdesinin üzerinde asılı duran iki maske gibiydi hayatı.
Birinde kahkahalarla gülen, diğerinde ise hüzünle ağlayan…
Gülerken bile dudaklarda hüzün, ağlarken de gülücük vardı.
Ahhh n’olur ellerine bir kez daha dokunabilsem!
Parmaklarını sıkıp avucumda saklasam, karanlıklar onun öldüğünü bilmese…
Sesini alabilsem yanık sesiyle haykırabilsem dağlara taşlara…
Haykırsam ki sesimi duysa ve rahat uyusa o gümüş saçlarına kına yakan nur yüzlü kadın.
Bilirim;
Çok sevdiğimiz bir insanın ardından hasret ve özlem mektubu yazmak çok zordur.
Her giden kocaman parçaları da hayatımızdan söküp alıp beraberinde götürür bizlerde.
O’nu hatırlatan anıların ansızın bastıran özlem nöbetlerinde bitap düşeriz.
Oysa her şey daha dün gibi…
Ses tonu kulağımızda yankılanmakta, kokusu bizi göğsüne sardığı günlerdeki gibi canlı ve şefkat yüklü…
Özlem içimizi ısrarla tırmalarken resimler aracılığıyla söyleşip, anıları canlı tutmaya çalışırız. Çalışırız çalışmasına da, eksik kalır özlemimizin diğer bir yanı.
Elimizden bir şey gelmiyor olmanın burukluğuyla iç geçirip tevekkül getiririz kaderin döngüsüne.
Biliriz bizim onu istediğimiz kadar o da bizi izleyip gülümsemekte, yukarıda bir yerlerden bize sevgisini göndermekte…
Biz ise ellerimizi Mevla’ya açıp bulutlar ötesine seslenmeye devam eder, dualarımızla kalp köprüsü kurar ona ulaşırız.
Giden yalnızca sıcak bir beden değil, onlarca kişinin birlikte tükettiği ortak bir mazidir aynı zamanda. Doğduğumuz andan buyana bebekliğimiz, çocukluğumuz ve gençliğimizdir; onunla birlikte yaşanan anılarımızdır, beraberinde giden.
Gidenin ardından ıssız bir vadiye dönüşen hayatın bahçesinde yeniden sevgiyle büyüyen yaseminler yetiştirmek zordur.
Ve zordur, geri dönmeyeceğini bildiğin halde umutla ardından sevda satırları döktürüp veda etmeye kendini bir türlü alıştıramamak.