Anketin içeriğine girip baktığımda bana hiç yabancı olmayan, daha önceleri birkaç kez üzerinde çalışma yaptığım ve makaleler yazdığım toplumsal bir konuyu irdelemiş, toplumumuzun en renkli simaları olan Romanlar hakkında bilgi vermemi istiyordu.
Aslında unuttuğumuz bir konuyu tekrar hatırlatmış, aynı zamanda da yeni yazım için esin kaynağım oluvermişti.
Anketi doldurup maili hemen gönderdim.
Ankette öne çıkan sorular ise “Roman” ya da “Çingene” sıfatlarının imge olarak insanlar üzerinde bıraktığı etkinin nasıl olduğu üzerineydi.
Mürüvvet Hanım okulunda anket üzerine çalışmalarını sürdürürken aynı anketin bir suretini alıp hemen yıllardır tanıdığım o insanların yanına gittim. Amacım aynı anketteki çalışmayı bire bir onların görüşüne sunmaktı.
* * *
Üç yıl önce Yaşar Şencan’la “Romen Derneği” kurmaları konusunu görüşmüş ve ona yol göstermiştim. Evraklarını birlikte düzenlemiş, dernekler masasına birlikte gitmiştik.
Gecikmeli de olsa geçen yıl bu derneği açabildiler.
Ama ne açılış!
Şarkılı-sözlü, klarnetli- çengili…
Tüm siyasiler ve bürokratlar oradaydı.
Gebze Romanlar Kültür ve Yardımlaşma Derneği kurulmuş, Yaşar Şencan da dernek başkanı olarak icra kurulunda yerini almıştı.
Bugün derneğe uğradığımda O’nu göremedim.
Bir başka etkin isim olan Erkan Demirkıran beni ağırladı.
Romen Derneğinde çayımızı yudumlayıp sohbeti koyulaştırırken meraklı misafirler etrafımızdaki yerlerini çoktan almış, oyun oynayanlar oyunu bırakmış ve bizim söyleşimize yoğunlaşmışlardı.
Her biri ayrı ayrı söze karışıp fikirlerini aktarırken ortaya çıkan tek nokta “çingene” sıfatını asla kabulleniyor olmayışlarıydı.
“Biz çingene değil Romanız!”
* * *
Toplumsal dokunun farklı öğeleri olarak Gaziler mahallesinde yaşayan bu insanlar, çoğu kişinin yaşamındaki ötekiler olarak çingene diye anılmaktan hiç de hoşnut değillerdi.
Yüksek sesle "Biz Roman'ız!.." diye haykırırlarken, içlerindeki öfkeyi de hırsla dışa vuruyorlardı.
Kimsenin anlamaya çalışmadığı, yoksul, sürekli reddedilen ve tüm bu olumsuzluklara rağmen içlerindeki bitip tükenmek bilmeyen yaşama sevinçleriyle günün tadını çıkaran sazlı-sözlü bu insanlar, yüzyıllar boyu sürekli gezen, kendilerine has kültürlerine sımsıkı sarılan bir neslin temsilcileri olarak toplumsal mozaiğin içinde en renkli halleriyle yerlerini hep korumuşlardır.
Kendilerine has konuşma tarzları, kıvrak dansları ve neşeli tavırlarıyla bambaşka bir yaşam felsefesini ayakta tutmaya çalışırlarken, şen şakrak halleriyle de dünyaya ve zorluğa meydan okur gibidirler.
Kültürlerinin hiç değişmemesinin en büyük nedeni yerleştikleri bölgelerde kent merkezlerinin dışını tercih etmeleridir.
Kentten etkilenmeyecek kadar uzak, ihtiyaçlarını karşılayacakları kadar kente yakın oldular.
Göçebe karakterli olmakla birlikte, günümüzde yerleşik yaşamı tercih etmektedirler
.
Zamanla kentlerin hızla büyümesi, kent dışında yerleşimi tercih eden Roman'ları da sıkıntıya sokmuştur.
Gaziler'deki derneklerinde Erkan Demirkıran’la yapığımız sohbette söylediği çok ilginçti;
"Biz buralara yerleştiğimizde etrafta hiç kimseler yoktu. Zamanla biz kuşatıldık ve şimdi istenmeyen insanlar, pis insanlar konumuna düştük” diyor ve ekliyordu;
.“Her millete loça daisi, kani loisi” (Her milletin iyisi de var, kötüsü de…)
Her ne kadar yerleşik olsalar da at beslemek zorundalar.
Bu hayvanlar sayesinde hurda işi yaparak geçimlerini sağlamaya çalışan Roman'lar, aynı arabalarla sıcak günlerde değişik bölgelere (yaylalara) giderler.
Bugün etkisi azalarak devam eden çeribaşılık geleneği eski yetkilerinden çok uzak olsa da, o topluluğun temsilcisi sıfatını korumakta, en yetkili ağız olarak öne çıkmaktadır.
Erkeklerin en gözde meslekleri çalgıcılıktır. Kadınlar ise iyi bir dansöz olabilmenin hayaliyle yaşar. Göbek atma, fal bakma eskisi gibi para kazandırmıyor olmakla birlikte, günün ekonomik sıkıntılarına paralel yeni meslekleri da yaratmış; dilencilik!
Kolay para kazanma düşüncesiyle dilenmeye başlayanlar, başka çarelerinin olmadığını söylüyorlar.
Caddelerde, çarşı merkezlerinde ilginç giyimleri ve kirli yüzleriyle iki büklüm para toplayan insanlar, bu hale gelmelerinden belediyeyi sorumlu tutarak, "iş yapmak için elimizdeki tek sermayemiz olan atları beslememiz engellendi, ahırlarımız mühürlendi", diyerek yaptıklarını haklı göstermeye çalışırken, Erkan Demirkıran bu sözlere hiddetle karşı çıkıyordu;
"Kolay para aynı zamanda tatlı paradır. Bu tadı alan onunla yetinmeyecek, daha fazlasını isteyecek ve hırsızlığa yönelecek. Bu tür vakalar da bu nedenle çok arttı. Artık kimsenin hurdaya da, ata da ihtiyacı yok. 860 nolu sokağa gelen görür. Eskiden at arabasıyla dolu olan sokakta, şimdi minibüsten geçilmiyor. Ben dahil birçoğumuz servisçilik yapıyoruz" diyerek onlarla aynı fikri paylaşmadığını ifade ediyordu.
* * *
Yaşam felsefesinin temeli neşeye dayanan Roman'lar için en büyük mutluluk, şarkı söylemek, oynamak, dans etmek ve özgürlüklerini doyasıya yaşayabildikleri mekanlar yaratmaktır.
En ufak bir ses bile eğlencelerinin başlangıcı olabilir.
Bu yüzden Roman düğünleri çok şamatalı olur.
Üç gün süren bu düğünlere hazırlanmak bile epey eğlencelidir.
Herkesin gözü önünde yapılması gereken bu düğünlerde, sokaklara kocaman çadırlar çekilir ve o çadıra mutlaka bayrak asılır.
Dosta düşmana inat müziğin sesi son haddine kadar açılarak “nam” kazanılır.
Eldeki tüm para harcanarak müziğin ritmiyle göbekler atılır, doyasıya/sarhoş oluncaya dek içilir.
Ve genellikle çoğu düğünün finali kavgayla sonlanır.
Kadınlar başlatır kavgayı önce.
Gürültülü dilleşmeler, sataşmalar... Küfürler... Kıyaslamalar…
Romancadır tüm bunlar. İzleyeni rahatsız etmez.
Erkekler sadece seyircidir ve izlerler. Civardaki meraklılar da…
Aralayanı da pek olmaz.
Kavganın son sahnesi erkeklerindir ki, filmin koptuğu andır.
O kavganın içinde dehşeti de görürsünüz, komediyi de...
Dinsiz olduklarına dair çıkan sözlere de şiddetle karşı çıkmaktadırlar.
Aşırı özgür davranıyor olsalar da Müslüman olduklarını her daim dile getirirler.
"A be biz de Müslüman’ız!" sözü alaycı de olsa dinsel aidiyetlerini yansıtıyor.
Ölmüş yakınlarının aydınlatılacağına inanılarak her Perşembe akşamı evde mum yakılmasını ise geleneklerinin devamı olarak açıklanmaktadır.
Her arife günü mutlaka kafileler halinde Eyüp Sultan'a gidilir, dualar edilir.
Hıdrellez ise farklı bir coşkuyla kutlanılır. Sanki panayır.
Romenler, toplumsal dokunun farklı ve renkli öğeleri olarak yıllarca horlanmışlığın ezikliği içinde, kökleri tarihe dayanan bir uğursuzluğun temsilcisi olarak görülmüşler ve dışlanmışlar.
İkinci sınıf vatandaş olarak görülmelerine aldırmıyor gibi görünseler de, bu durumdan oldukça rahatsızlık duymaktalar.
Bu bakışı kırmak, iyi vatandaş imajı yaratabilmek için kaynaşma yolunda ciddi adımlar attıkları gerçek.
Eğitimli insan sayısı sürekli artmakta, toplumsal kabul görmeyen çoğu alışkanlıklarından arınma yolunda belirgin bir değişim söz konusu.
Ama genlerine yerleşmiş, onlara has dokuz sekizlik ritimli cümbüş havasını terk etmeyecekleri de kesin.
Klarnetin keskin nağmeleriyle yaratılan çingene pembesi bulutlar üzerinde göbek atmaya, darbuka ritmiyle ayakları yerden kesilip sarhoş olmaya devam edecekler.
Bizler yine onların bu haline burun kıvırıp “sen bir garip çingenesin nene lazım gümüş zurna” diyeceğiz arkalarından.
Bizim dalga geçtiğimiz kadar onlar da kendileriyle dalga geçecekler yaşamı hafife alarak.
Bir yandan da dışlanmışlığa sitem edecekler “Egace amen na mangena!”(komşularımız bizi istemiyor) diyerek.
Erkan Demirkıran sözlerini şöyle bitiriyor:
Bize hiç kimse iş vermiyor. Kendi yetersiz imkânlarımızla da iş yaratamıyoruz. Birçok kurumda yüzümüze dahi bakılmıyor.
Müziğimizin ritmiyle kendilerinden geçerek dans eden çoğu insan bu ortamın dışındaki hiçbir yerde bizimle olmak istemiyorlar.
Varsın olsun fark etmez!
Ama her şeye rağmen, “Amen herkezes mangasa…”(Biz herkesi seviyoruz)