İş dünyamızın haricinde, dışarıda da bir hayat olduğunu hatırlamış, bir anda iş ortamının kesif yoğunluğundan sıyrılarak derin bir sohbetin içinde buluvermiştim kendimi.
Gebze gündemi, siyasetin iyi ve kötü yanları, kişiler, Şehit haberleri, Van depremi, 29 Ekim kutlamaları - kutlamamaları, Kaddafi, siyaset terörü, PKK terörü, emperyalizm terörü vs vs…
Bir araya geldiğimizde sohbetin keyif veren etkisi ve içine kendimizi oturtarak yorumlayışımızdan olsa gerek, zamanın nasıl da akıp gittiğini fark ettiğimizde hava kararmak üzereydi.
Söz dönüp dolaşıp Haberpi üzerine yoğunlaşmıştı.
Yazı ve haberlerimize yapılan sözlü ve yazılı yorumlar, üçüncü gözlerin ve şahısların sitemiz hakkındaki izlenimleri sohbetimizin son bölümlerini oluşturuyordu.
Bir taraftan da şahsi maillerime bakıyor, yazılarım hakkında gelen yorumlara göz atıyorduk.
Bir yorum Cengiz Bey’in çok dikkatini çekmişti. Zaten dikkatine takılacağını da tahmin etmiştim.
Sevgili Rüstem Mırık arkadaşımın “Eylül” adlı yazıma gönderdiği ve “yenilmek” kelimesinin onun üzerinde bıraktığı izlenimi içeren yorumuydu. Hemen ilişiğinde de benim ona yanıtım…
Rüstem’den bahsettim O’na.
70’li yıllardan beri sürüp giden arkadaşlığımızdan…
Türkülere ve şiirlere yansıyan güzel sesinden, ruhundan ve tasavvufi hoşgörüsünden…
Dahası; aynı güzellikleri kaleme alabilecek yetisinden, Basın Yayıncı oluşundan.
Cengiz Bey bu yazışmaları köşeme koymamı ısrarla istedi.
Ben de kırmadım.
Hem de Rüstem arkadaşımın dilek ve temennisine elçilik ederek O’nun ruhundan gelen muhabbeti tüm aydın insanların yüreğine aktarmak istedim.
* * *
“Rüstem’den bana…”
Canım Arkadaşım,
Sana arkadaşım demek ve canım sıfatında canıma ortak etmek, başlık nezaketinden değil bilesin.
Olmadığını acıyı, sevinci, kederi ve bir çok mutluluğu paylaştığımız senelere sorabilirsin. Hayatımın 47 yılının 30 yılını ve bu yıllara sığamayacak kadar çok şeyi paylaştığımızı biliyor ve bunun haklı onurunu taşıyorum.
Biliyorum ki yazının içindeki "yenildik" , aslında kabullenişin değil, biraz kırgınlığın, biraz üzüntünün birazda kızgınlığın ifadesi. Ancak yinede paylaşmıyorum ve bu "yenildik" kelimesini hangi manada olursa olsun kelime dağarcığımızdan çıkarmayı öneriyorum.
Yalan, iftira, yolsuzluk, aymazlık, kıymet bilmezlik, ikiyüzlülüğün karanlığı, sevginin ve insaniyet sözcüğüne anlam veren değerleri gölgede bırakmış olabilir.
Ancak biliriz ki, “sabahın aydınlığına en yakın zamandır, gecenin en karanlık anı.”
Kim hatırlar, Nazım'ı vatandaşlıktan çıkaran kararı alan ve bu kararın altında imzası olanları.
Bedrettin’i, "bu kafirin malı haram amma canı helaldir" kararıyla asanları.
Üç fidanı dalından koparanları…
Kim? Kim unutturabilir bize, Kim her andığımızda göz bebeklerimizden kirpiklerimize yürüyen yaşları.?
Can Dündar "Yalancı bahar" adlı bir yazısında, " güneşe ilk onlar dokundu, tabiki ilk yanan onlar olacaktı" diye yazmıştı. Biz yanmanın mateminden çok güneşe ilk dokunanlar tarafında olmanın gururunu taşımalıyız. Ve sadece kendi çocuklarımıza değil bütün dünya çocuklarına olan sıcaklık borcumuzu unutmamalıyız.
Hanı Rıfat Ilgaz gibi, koskoca bir yürek gibi, son ana kadar mücadele eden ve ancak unutmadan "elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse, boşa gitmesin son sıcaklığım."
Gözlerinden Öperim,
Rüstem
* * *
“Benden Rüstem’e…”
Kadim Dostum, Sevgili kardeşim
Güzel iltifatın ve taltif edici değerli yorumun için çok teşekkür ederim.
Şairin dediği gibi , “Anadolu’da dünyaya gelen her kişi, bir deli toprağa düşer”
Bu yüzden bağımsızlık ruhuyla özgür bir yaşamı düşler ve zalime direnerek başkaldırır.
Biz de öyle büyümedik mi?
Aklımızın yettiği andan itibaren düşlediğimiz tek şey vardı;
Emeğin en yüce değer sayıldığı, insanın insan tarafından sömürülmediği bir barış dünyası,
Farklı renklerden, ırklardan, dinlerden, dillerden bir kardeş bahçesi…
Sınırsız ve alabildiğince özgür!
Henüz böyle bir dünyanın içine girip yaşayamadık.
Ama başkaldırdık, direndik ve savaştık.
Ve yenildik.
Yenilmek asla “kaybetmek” değildir.
Kaybeden ikinci kez savaşmayı göze alamayanlardır.
Samuel Backet’in de dediği gibi;
Şimdiye kadar savaştın ve hep yenildin,
Olsun; bir daha savaş ve daha güzel yenil.
Yok, oluncaya kadar…
Seninde çok güzel kompoze ettiğin gibi yenilmek, asla bir kaybetmek sıfatında kullanılamaz.
Böyle bir ifade, geçmişte bedel ödeyenlere hakaret olacağı gibi, bizim gibi düşünen onbinlerce bağımsızlık ve özgürlük savaşçısına da haksızlık olurdu.
Yeni zamanlarda, yeni cepheler açılır, sonu yenilmek de olsa yeni savaşlara tutuşulur.
Anadolu’muzun her yeri cenk meydanı gibi değil mi zaten?
Yurtseverler, aydınlar, düşün insanları, kadınlar, kızlar, sen, ben, bizim gibi düşünenler her yerde, her ortamda bu savaşı zaten vermiyor muyuz?
“Biz görmedik sen görürsün yavrum, mutlaka…” diyen şair destansı şiirleriyle umudunu alt kuşaklara aktarırken bizden farklı düşünmüş olabilir mi?
Bu yüzden sevgili kardeşim
Yazdıklarına canı gönülden katılıyorum.
İğne oyasıyla işlenmiş bir kitabe gibi yazdıkların, yazıt gibi. Ve emek kokmakta…
Umudumuzu hiç yitirmedik.
Bu acılı dünyada tek başımıza kalsak da ütopyalarımızdan, başka bir dünyaya dair hayallerimizden vazgeçmemiz mümkün olamaz.
Hepimizin bildiği gibi; “ tarih her sabah yeniden yazılır.”
Sevgiyle kucaklıyor ve öpüyorum.
* * *
Kimi zaman hayal dünyamızın içine koyarak kendimizi iç geçirir, geçmişin izlerini aramaya çalışırız hatıraların tozlu raflarında.
Buluruz da…
Lakin geçmişte “yıllar sonra” diye hedeflediğimiz şeylere o yıllar geldiğinde ulaşılamamış olduğumuzu görür ve bu acı gerçekle yüzleşirken irkiliriz.
Geçmişte gelecek için hayal kurduğumuz ve birlikte güzel dünya düşlediğimiz insanlarla hala birlikte olduğumuzu görüyor olmak ise en büyük tesellimizdir.
Mücadelenin devam ettiği anlamına da gelir aynı zamanda bu teselli.
Hem, çok daha çetin bir mücadele…