“2000 yılına mektup yazalım” kampanyası.
Mükemmel bir fikirdi.
Malum; 2000 yılı gelmeden yıllar önce tüm dünyayı değişik bir heyecan sarmış, çeşitli kehanetlerde bulunulmuştu.
Öyle ki 2000 yılında dünyaya gelen çocuk sayısı tüm zamanların önüne geçmişti.
PTT de bu heyecana kapılarak bu kampanyayı başlatmıştı.
Bir mektup yazıyorsunuz ve PTT ye teslim ediyorsunuz.
Teslim ettiğiniz bu mektuplar sizin adınıza bir kasada bekletiliyor, 2000’li yıllarda açılıyor ve istediğiniz tarihte istediğiniz kişi ve adrese ulaştırılması sağlanıyordu.
Mektup yazılan kişi kendisine gönderilen yıllanmış mektuptan habersiz yıllar sonra mektubu alacak ve kim bilir hangi duygu ve heyecanla geçmişin nostaljisine tanıklık edecekti.
20–25 yıl önce yazılmış ve o dönemi içinde barındıran ifadelerle değişik duygulara kapılarak okunacaktı.
Mektubu yazan da yaşlanmış olacak, alan da…
Ama PTT nin bu çalışması çok fazla rağbet görmemiş, fikir ve uygulama da rafa kaldırılmıştı.
Düşünsenize; sevgilinize ilan-ı aşk edip yüzüne karşı söyleyemediğiniz sözleri bir zarfa saklayıp yıllar sonra belki de çoluk çocuk birlikte okuyacaksınız.
Belki de, çok değer verdiğiniz bir dostunuz hayata erken veda etmiş olduğundan yazdığınız mektup sessiz bir mezarlıkta buluşacaktı muhatabıyla.
Olmadı... Proje yarım kalmıştı.
* * *
Geçen hafta Osman Hamdi Bey Kültür Sarayı’nda çok güzel bir oyun izlemiştim.
Geçmişte PTT’nin hayata geçirmek istediği ve uygulayamadığı o projenin mesajını bu oyunda oyuncular haykırarak veriyorlardı.
Elimize geç ulaşmış bir dostun mektubu gibi kokuyordu oyun.
Nostalji vardı ama gerçeğin acı yüzünü de yeniden gözler önüne seriyorlardı.
4 kişiden oluşan ekip “Deprem” konulu öylesine güzel bir sahne hazırlamışlar ki, izleyicileri o anla buluşturduklarında yine bir deprem oluyor sandık.
Uyumayın ve hatırlayın!.. mesajıydı bu.
Depremin kıyımına uğrayan ve yitirdiği çocuklarının başında ağlayan babanın mikrofonlara hıçkıra hıçkıra feryat edişini; “kefen gönderin” diyerek içinde bulunduğu aczi yeniden hatırlatıyordu bize.
Bugün geçmişe gömdüğümüz ve hafızalarımızdan silip attığımız 12 yıl önce ki Marmara depremini yeniden yaşattılar.
Bir geceyarısı korkunç bir homurtuyla öfkesini kusarak asrın en gaddar tokadını yediğimiz halde, halen uyuyan bizleri uyandırmaya çalıştılar.
Taş üstünde taş bırakmayan gazabın enkaza çevirdiği binalardaki “sesimi duyan var mı?” diye kulakları tırmalayan insan çığlığını, öksüz ve çaresiz sokağa dökülenleri, dozerlerle yapılan defin törenlerini ve her şeyi o sahnede yeniden hatırlattılar bize.
Denizi doldurup yine deniz kumundan ev yapanları, ekin ekilecek sulak toprağa çürük temel atanları, bir kat daha fazla çıkmak için oy karşılığı ruhsat verenleri herkesi…
Hamdi Gürbüzoğlu’nu, onun nezdinde oyuncularını yani Tiyatro Armada’yı kutluyorum.
* * *
Yazlık sinemalardan tutun da devasa sahneleri içinde barındıran çok büyük tiyatro salonları vardı eskiden. Akşam programları yapılır, eş dost randevulaşır güzel bir akşam geçirme aşkıyla bu mekanlara gidilirdi.
Sevgililerin ortak adresi olarak belirlenirlerdi aynı zamanda.
Şehir tiyatroları biraz daha ucuzdu. Öğrenci harçlıklarının bir kısmı bunun için ayrılırdı.
Kısacası tiyatro bir kültür, günlük bir alışkanlıktı.
Gezici tiyatrolar, kumpanyalar, turneler renkli günlerin en güzel anlarını oluşturur, evrensel mesajlarını Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar iletirlerdi.
Her güzel şey gibi onlar da bitti.
İlgisizlikten yıprandılar.
Yıpratıldıkça inatla direniyor, direndikçe de güçsüzleşiyorlardı.
Sinema, tv ve dizi filmleri tüm bu değerlerin önüne geçip tiyatroyu iyice arka plana ittiğinden beri sesleri duyulmaz oldu.
Postmodern bir yapıya bürünüp Stand Up tarzla ayrı bir koldan akıp gitmeye çalışıldıysa da
bir yerden sonra o da tıkandı.
Günümüzde lokal direnişlerle varlıklarını sürdürmeye çalışan tiyatrolar, halen beklenen o eski ilgiden ne yazık ki çok yoksunlar.
Gebze’de de tiyatroyu canlı tutabilmek için direnenler yılardır bir “direniş cephesi” açmış ve ayakta kalabilme savaşı vermektedirler.
ARMADA’da bunlardan biri.
Tıpkı ADD, tıpkı BİLKAR gibi…
Lakin ayakta kalabilmek için amansız bir savaş veriyorlar.
Bir taraftan ekonomik zorluklarla ve ayakta kalma çabası verirlerken diğer bir yandan içsel sessizliklerine bürünüp kendi dehlizlerinin karanlıklarında yalnızlık kabusları görmekte ve anlaşılamamanın getirdiği yılgınlıkla da mücadele etmektedirler.
İlgisizliğe, fark edilmemeye karşı onlar idealleri uğruna direnmeye devam ediyorlar.
Oysa ne kadar gizlemeye çalışsalar da, üzerlerinde estirilen baskı ve fırtınanın birilerince fark edilme umudunu da hep korurlar.
Bir görevi yapma sorumluluklarının onlara yüklediği işlevsellikle suskunluklarını sadece sahnelerde bozarlarken, kendilerinin anlaşılacağı umudunu da saklı tutarlar.
Sanki onca olumsuzlukların içerisinde birileri gözbebeklerini okuyacak ve konuşmayı bilmeyen bir çocuğun derdini anlar gibi iç dünyalarında çağlayan nehrin sesini duyacak; sahneden dış dünyaya doğru sessizce yükselen “sesimizi duyan var mı” çığlıklarına yanıt verecek.
Onların umudu, benim de umudumdur.
Yani umudumuz;
Bu haykırışa gelecek yanıtın çok daha gür olması ve onların çığlığını perdelemesidir.
Bu da çok zor olmasa gerek…