Ve yine sanırdım ki o büyük insanlar her türlü zorluğun üstesinden gelebilen ve hatta kendi cüsselerinden küçük olan her şeye hükmedebilen özel insanlardı..
Sonra mı?
Sonra ben büyüdüm ve küçüldü insanlar..
Ve bu kez büyük ve hatta kocaman insanların yerini, büyük ve hatta kocaman kentler aldı! Ve yine ben sandım ki, büyük kentler her şeyin çözümünü kendi içinde barındırırlar ve kendinden küçük olan her şeye hükmetme mukdediriyatındadırlar..
Burada da hayal kırıklığı yaşadım, büyük kentleri de çözdüğüm zaman..Çünkü burada da büyük ve hatta kocaman görünümlü büyük kentlerin küçük yönetenleri faktörü çıkmıştı karşıma..
Hani o ilk baktığınızda ihtişamı ve karizması ile göz kamaştıran ve hatta hayranlık içerisine düşerek "ba ba ba" dediğiniz ama yakınlaştığınız ve hatta dokunduğunuz anda ise "bu mu ya" diyerek hayranlığınızın hayrete dönüştüğü küçük insanlar..
Ve işte tam da o noktada "yine mi" diye hayıflanırsınız..
Yine hüsran...yine hayal kırıklığı..
Oysa ne güzel olacaktı her şey ilk göründüğü anda ki gibi büyük ve hatta kocaman kalabilseydi..
Oysa ne kadar iyi ve güzel olacaktı her şey, o büyük ve hatta kocaman insanlar, küçük ve basit işlerin peşine düşmeselerdi ve de önemsiz ayrıntıları, sorunlar yumağının önemli düğüm noktaları haline dönüştürmeselerdi..
Yani ve yine "büyük ve hatta kocamanların küçülmesi sendromu" ile karşı karşıyaydım. Ve ben yine bugün bu noktada hayretler içerisinde şaşkın ve bir o kadar da üzgün bir haldeyim....
Çünkü büyük kentin küçülen insanları canımı sıkıyor.. Ve hatta "her seferinde büyüme ile küçülme bu kadar eşit orantılı olmak zorunda mı" diyerek gereğinden çok çok daha fazla kafamı karıştırıyor..
Oysa her şey ne kadar güzel olacaktı büyük kentlerin büyük insanları küçük isteklerinin ve basit arzularının bu kadar tez zamanda esirleri haline dönüşmeselerdi..
NOT: Aslında pazartesiye kadar yoktum. Onun için bunu köşe yazısı değil, mektup sayın..