Bayramın hemen ardından çok samimi 5 aile/arkadaş gurubu bir araya geliyor Şile yolu üzerinde güzel bir mekânda buluşuyoruz. Bazı zamanlarda tekrarladığımız bu buluşmayla hasret giderip, gecenin rengine ve ritmine uyarak anın keyfini çıkarmaya çalışıyoruz. Ama bu kez farklıydı; sanki yaza elveda partisi gibi.
Şarkılar ve türküleri kadehimize meze edip Rüstem ve Arzu’nun güzel sesine ilişerek, hep beraber gökyüzüne nağmeler yolluyoruz.
Öyle ki, bulutlar bize eşlik ediyor sanki…
“Yiğidim aslanım burada yatıyor… Aldırma gönül, aldırma… Özgürlük mahkûmları… Şafak Türküsü…”
Darağacından güfteleri terennümle tarihe sızdırıyoruz.
Anonim türkülerini devrim marşlarıyla süsleyip, Entep(!) ve Kerkük türkülerine harmanlayarak yıllardır içimizde kanamakta olan yaramızı sarmaya, o düş gerçek olsun diye tükettiğimiz bir ömrün hıncını almaya çalışıyorduk.
“Perşembe gününde çeşme başında gönlüm, bir ela göz hanıma düştü…”
İhanetlere olan öfkemizi melodiler eşliğinde toprağa gömmek, aramızdan ayrılıp yıldızlar ülkesine göç edenlere de gecenin alaca karanlığında el sallamaya çalışıyorduk.
Geceye farklı bir anlam katan ayrıcalık ise, evliliğimizin 20. yıldönümünün aynı geceye denk geliyor olmasıydı.
Tarih 8 Eylül...
* * *
Tankların ve askerlerin kışlasını terk ederek anonslar eşliğinde” halkın sokağa çıkmamasını” söyleyip “ordunun yönetime el koyduğunu” haykırdığında, çoğu insan yatağında mışıl mışıl uyuyordu.
Saat 05.00, tarih ise bu kez 12 Eylül’dü…
“Devrim” diyerek yola çıkmıştı koca bir kuşak.
Ve o sloganın altında kırlara, sokaklara çıkmış, o düş gerçek olsun diye bir ömür tüketmişti.
Bu slogan yüz binlere, güneşin en ateşli parıldadığı bir uzak baharı hatırlatırdı eskiden.
Sonrasında, hayal tacirleri gözleri kör etti bir sonbahar gününde.
Ve süngünün parıldayan namlusu bir kuşağı yakıp yok etti.
Ne evlilik yıldönümleri, ne doğum tarihleri ne de başka günler…
Eylül’le müsemma hiçbir tarih bu kadar yaralamamış, derin iz bırakmamıştır hayatımızda.
* * *
Devrim hayaliyle koştuğumuz o günleri çok acı ve ağır bedeller ödeyerek geride bıraktığımız bu günlerde gerçek demokrasinin gelmesini, yerine oturmasını daha da özler olduk.
İhanetler, ihanetçiler ve dönekler ortalıkta cirit atıyor.
Beyinler kalplere ihanet içinde.
Emeğin en yüce değer sayıldığı, insanın insan tarafından sömürülmediği, bir barış dünyası, farklı renklerden, ırklardan, dinlerden, dillerden kardeş bahçesi; sınırsız ve alabildiğince özgür bir dünyaydı düşlediğimiz. Özlediğimiz ve kurmayı umut ettiğimiz…
Olmadı.
Kıyımlardan geçtik.
Ömürlerimizi darağaçlarında, yıllarımızı demir parmaklıklar ardında, sürgünlerde bıraktık.
İtiraf ediyorum;
Yenildik!
Her Eylül ayı geldiğinde hüzünlenmem bu yüzdendir.
* * *
Başında 12 rakamı olmadan Eylül kelimesi tek başına nede hoş gelir insanın kulağına.
Romantizm, aşk ve sevgilidir Eylül’ün diğer bir anlamı.
Bir narinlik ifadesi, büyülü bir atmosfer ve naiflik…
Mehmet Rauf’un kitabının adı, kız çocuklarına verilen en güzel isimdir Eylül.
Şiirleri, şarkıları en çok içinde barındıran, Liseli aşıkları birbirleriyle buluşturan en davetkâr aydır Eylül.
Tüm değerler gibi onunda anlamı yok olup gitti acımasız hayatın dişlileri arasıda.
Tıpkı, genç kuşakların beynine terör örgütü olarak kazıtılan, Türk tarihinin ilk destanı olan Ergenekon ismi gibi…