Tayyip Erdoğan’ın çıraklık ve kalfalık dönemlerinde yaptığı hatalardan dolayı hem kendisi hem de partisi hakkında kuşkuları olanlar hiç inanmadılar onun “ustalık dönemimde her şey farklı olacak, daha güzel şeylere imza atacağız” şeklindeki söylemlerine..
Hani vardır ya, Ziya Paşa’nın“ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözleri misali..
Lakin olaya tarafsız bir gözle bakanlar ise “acaba” yani “gerçekten değişebilir mi” şeklinde meraklanmaktan da kendilerini alamadılar..
Değişebilir miydi Tayyip Erdoğan?
Niçin değişmesin ki?
2002’de yola çıkarken “ben değiştim ve hatta milli görüş gömleğimi bile çıkardım” dememiş miydi?
İşte aynı Tayyip Erdoğan 2011 seçimlerine giderken de onun “ustalık dönemimde her şey farklı olacak” diye yeni bir değişimin sinyalini veriyordu..
Ben Tayyip Erdoğan’da bir şeylerin değişeceğine inananlardandım. Daha doğrusu CHP ve MHP’nin hiçbir zaman değişmeyeceğine kani olduğum için AKP’nin olumlu yönde değişmesine umut bağlamak durumunda kalanlardandım..
Nitekim de 12 Haziran akşamında “bugün hesaplaşma değil helalleşme günüdür” diye söze başlayınca balkondan “inşallah” dedim..
TGRT ekranlarından AKP muhalifi gazetecilere “siz görürsünüz bundan sonra gününüzü. Çoluk çocuğunuzla vedalaşın. Hepinizi Silivri’ye toplayacağız” manasına gelen tehditler savuran güya kendince “yandaş gazeteci” hepimizi hayretlere düşürerek adeta kanımızı dondurmuşken, o gazetecinin işine son verilmesi ise “AKP gerçekten değişiyor” şeklinde umutlarımızı yeşertti..
Yine de değişimlerinden kesin emin olmadan önce “ne olur ne olmaz, şeytan doldurur” diye kendimize hep bir ihtiyat payı bırakmayı ihmal etmedik..
Derken doğru bir tercihle Cemil Çiçek gibi tecrübeli bir devlet adamının TBMM Başkanlığına getirilmesi ve akabinde CHP ve BDP milletvekillerinin yemin etmeme krizlerinin çok aklıcı bir şekilde yönetilerek, sistem açısından kalıcı bir hasara dönüştürülmemesi olumlu gelişmelerdi..
Ve hain teröristlerin kalleş Silvan saldırısı ve 13 şehit vermemiz..
İşte o saldırıdan sonra gördük Recep Tayyip Erdoğan’da ki en büyük değişimi..
Daha önce “Kürt sorunu vardır” şeklinde söylemlerden imtina etmeyen Erdoğan bu kez “artık bu ülkede Kürt sorunu yoktur, PKK terörü sorunu vardır” demeye başlamış ve vatan toprağından tek bir çakıl taşının koparılamayacağı ve tek bayrak olan Türk Bayrağının ilelebet bu semalarda dalgalanacağını vurgulu bir şekilde dile getirir olmuştu..
Yakın çevrem “Tayyip Erdoğan değişiyor mu” diye sorunca bana, “ya devlet başa ya da kuzgun leşe” şeklinde cevap verdim onlara..
Evet artık Tayyip Erdoğan devlet için de olmayı, devlet yönetmeyi ve devlet erkanına hükmetmeyi tam manasıyla idrak etmişti.
Hani şu iktidar-muktedir meselesi..
Tayyip Erdoğan artık muktedir olduğunu görmüştü ve bu muktedirliğin gereği neyse o yapılacaktı. Gerekirse en yakınındaki hatalıların bile cezalandırmasına rıza göstermek durumundaydı artık. Tıpkı AKP’nin iktidara gelmesinde katkı payı olan Kanal 7 televizyonu sahiplerinin, Deniz Feneri Dolandırıcılığı iddiası ile açılan davadan tutuklanarak yargılanamaya başlamaları gibi..
Ya devlet başa ya da kuzgun leşe..
Bu sözler tarihi sözlerdir ve devleti idareye davet edip, devlet idaresindeki kuzgunları ise ait oldukları yere gönderme tezahüratı olarak süregelmiştir. Türk devlet-siyaset anlayışının deyimleşmiş-taşlaşmış ifadesidir ve de devletin yerini hiç birşeyin tutmayacağını, devletin var olmak için olmazsa olmaz koşul olduğunu ifade eden bir söylemdir ve hatta ölmeyi ve bilumum leş yiyici mahlûkata yem olmayı devletsiz kalmaya yeğleyen anlayışın öz ifadesidir